Rıfkı Kaymaz

28/10/2009

Gün Bugün Saat Bu Saat

 
 

Zaman, bir ırmak gibi sonsuz akıp gidiyor. Saatler, günler, haftalar, aylar, yıllar…

İnsanoğlu, bu zaman şeridinde kendisine takdir edilen ömür diliminde, doğuyor, büyüyor, yaşlanıyor, ölüyor.

Görev ve sorumluluğunu yerine getirebildiği oranda hayatını anlamlı kılabiliyor insan.

İnsan, akıp giden hayatı, en güzel biçimde değerlendirmek durumunda. Hayatın akışını kendi iradesiyle hayırlı istikamete çevirmesini bilmeli.

İnsanı en güzel bir biçimde yaratan Allah, ona verdiği bin bir çeşit nimetle, özellik ve yetenekle ondan, hayatını iyi, güzel ve doğru bir biçimde kullanmasını istiyor.

İnsan, kendisine armağan edilen yeteneklerini zaman içinde geliştirerek ve onları yerinde ve zamanında kullanarak başarılı ve mutluluğu yakalar. Bu nedenle zamanı değerlendirmek, hayatı üreterek anlamlandırmak insanın en önemli görevlerinden.

Hayat diye adlandırdığımız, doğum ve ölüm arasındaki zamanın her diliminde pek çok görev ve sorumluluk yükleniriz. Yaşımıza, toplumdaki konumumuza, imkânlarımıza göre değişen, azalan, çoğalan işler…

Hayat, bizi zaman  zaman sıkan, bunaltan bu  işlerle renklenir. İşler bir bir yapıldıkça da mutluluğa dönüşür.

Görev ve sorumlulukların yerine getirilmesinde değişmez kural, işin yerinde ve zamanında yapılmasıdır.

Her işin bir vakti vardır. Her ibadetin de…

Yaratıcı,  zamanı genel hatlarıyla belirlenmiş bir hayatı insanoğluna armağan etmiş. Gün, sabahla başlar, akşamla noktalanır. Gün, insanın çalışmasına, üretmesine,  gece dinlenmesine hasredilmiş.

Günü, geceyi, işi, zamanı birbirine karıştırmak, hayatı elbette karmaşıklaştırır, içinden çıkılamaz hâle dönüştürür.

Atalarımız, “Bugünün işini yarına bırakma”, “Bugünün işini ferdaya (geleceğe, yarına) bırakma” diyerek, bize karmaşıklıktan kurtulmanın, işler arasında boğulmadan, bunalmadan  yaşamanın yolunu öğütler.

Görev ve sorumluluklarımızı zamanında yapma konusunda nedense tembeliz, zayıfız.

Yapacağımız bir işi, çoğu kez vaktinde yapmayız. Ertelemeyi âdeta alışkanlık hâline getirmişiz. Bu konuda ne de çok mazeretler uydururuz: Başım ağrıyor, moralim bozuk, keyfim yok, yarın yaparım…

Bugün yapmamız gereken işin yarın yapacağımız işlerle de bir araya gelerek bizi daha çok bunaltacağını düşünemeyiz nedense. Her ertelemenin yeni ertelemelere kapı açacağını da unuturuz. Erteledikçe yapacağımız işten soğuyacağımızı da…

Atalarımızın “Gün bugün, saat bu saat” öğüdü, bizim için, başarı ve mutluluğumuz için ne güzel bir ilkeyi özetler! İş vaktinde yapılmalı, ertelenmemeli.

“Gün bugün, saat bu saat.”

 Dün geçmiş, yarın ise henüz gelmemiştir. O hâlde “gün” bugündür. Değerlendirilmesi gereken zaman “bugün” dür. Önemli olan saat,  bu saattir.

“Gün bugün, saat bu saat” atasözünü,  dünü, geçmişi düşünmeden, onu değerlendirmeden ve yarını, geleceği planlamadan, yalnızca bugüne bakmak biçiminde algılamak elbette yanlış. Burada önemi vurgulanmak istenen “bugün”dür.

“Bugünkü tavuk, yarınki kazdan iyidir.” atasözümüz, sonuca ulaşmak adına yine bugünü öne çıkarır. Tavuk elimizdedir, bizimdir. Kazancımızdır. Kaz ortada yoktur. Onun yarın gelmesi ise kesin de değildir, bir ihtimaldir.

Bilindiği gibi ibadetlerin de belirli vakitleri vardır. Sabah vaktinde Cuma namazı kılınır mı? Ya da namazı vaktini geçirecek biçimde ertelemek mümkün mü? Orucu, ramazanı başka aylara kaydırmak…İbadetini aksatan bir müminin, “yaşlandığımda, Hacca gittikten sonra ibadete başlayacağım” demesi ne ifade eder?

Görev, sorumluluk,  iş, vaktinde yerine getirilmeli.

Bir işin vaktinden önce gerçekleştirilmesi de ertelenmesi kadar sıkıntılar, problemler oluşturabilir.

Atalarımızın dediği gibi: “Vakitsiz açan gül erken solar.”, “Vakitsiz öten horozu keserler.”

Ne vaktinden önce, ne de sonra. Her şey, her iş vaktinde…

İnancımız, hayatımızın her dönemini, bir düzen içinde geçirmemizi öğütler bize.

Kâinattaki muhteşem düzen, her şeyin bir vakti olduğunu, her oluşumun belirli bir zaman içinde gerçekleştiğini, her mevsim, en canlı bir biçimde bizlere gösterir. Mevsimler birbiri ardınca gelir. Dünyamızı aydınlatan Güneş, hiç aksatmadan, vaktini geçirmeden doğar. Tohum vakti gelince fidana dönüşür, ağaç vaktinde meyve verir.

Kâinattaki bu düzeni örnek alarak düzensizliğimize bir çekidüzen vermek durumundayız.

Yol açık, ilke belli: Bugünün işini yarına bırakmadan, günü “bugün” bilerek başarıya ve mutluluğa yürümek.

 Rıfkı Kaymaz

 

 

 

 

 

12/6/2009

Derdini Söylemeyen Derman Bulamaz/ Rıfkı Kaymaz

 
 
Acısıyla, tatlısıyla bu dünyada yaşıyoruz.
Yaratıcının bize emanet olarak verdiği ruh ve bedenimizi; huzurlu, mutlu ve sağlıklı bir biçimde sonsuz mutluluğa taşımaya çalışıyoruz.
Dünya hâli…
Her doğan gün, yepyeni olaylarla karşılıyor bizi. Görevimiz, konumumuz ölçüsünde koşturuyoruz gün boyu.
Gün geliyor; toplumu sarsan, onu derinden etkileyen acı ve felâketlerle karşı karşıya kalıyoruz. Dertler, acılar bizi yaralıyor derinden. Acılarla yoğruluyor, gözyaşlarımıza hâkim olamıyoruz.
Gün geliyor, bir mutluluk haberiyle yüreğimiz; sevinçle çarpıyor. İçimiz içimize sığmıyor. Sevinç ve mutluluğumuzu başkalarıyla da paylaşmak istiyoruz.
Bütün bu duyguları yalnızca içimizde değil, çevremizle, yaşadığımız toplumla birlikte yaşıyoruz.
Acıların paylaştıkça azaldığını, sevinç ve mutlulukların paylaşılması hâlinde artacağını da biliyoruz. Ne var ki bunu bilmemize rağmen, toplumsal hayatımızda paylaşmayı yeterince gerçekleştiremiyoruz.
Duygularımızı paylaşmaktan kaçınıyoruz. Neden?
Kıskanıyor muyuz birbirimizi yoksa?
Duygu paylaşımının, birlikte hayatı paylaşmak olduğuna, hayatı paylaşmamızın da bizi toplumsal anlamda huzur ve mutluluğa taşıyacağına inanmıyor muyuz?
Şöyle ya da böyle…Duygularımızı, düşüncelerimizi, hayallerimizi, çalışmalarımızı birbirimizle yeterince paylaşmıyoruz.
Allah, insanoğlunu birbiriyle tanışsın, medeniyetler kursun diye kavim kavim yarattı.
Farklı yapılarda, değişik coğrafyalarda yaşayan milyarlarca farklı insanın; birbirlerini tanıyarak, birbirleriyle tanışarak, birbirleriyle bilim, kültür, sanat, ticarî alanlarda alış veriş yaparak;  hayata, renk, canlılık ve anlam katacakları bir gerçek.
Allah, bizleri duyan ve düşünen, hayal eden, medeniyetler kuran varlıklar olarak yarattı. Duygularımızı, düşüncelerimizi birbirimize aktarabilmemiz için konuşabilme yeteneği verdi bize. Sonsuz mutluluğun yollarını gönderdiği kutsal kitaplarla, peygamberlerle bize gösterdi. O, bize “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” dedi. O, bize yazmayı öğretti.
Yeteneklerimizle duygularımızı, düşüncelerimizi diğer insanlarla paylaşabiliyoruz. Diğer insanlarla sıcak dostluklar kurabiliyor, hayatı paylaşabiliyoruz, onlarla anlaşabiliyoruz.
Bilindiği gibi anlaşma ve paylaşmanın en önemli yöntemi ve şartı konuşmadır.
“Önce selâm, sonra kelâm” diyerek anlaşmanın ilk şifresini bizlere veriyor atalarımız. Selâm, tanışmanın, yakınlaşmanın, anlaşmanın ilk adımı.
Selâmla başlarız konuşmaya. Hâl hatır sorarız. Dilek ve temennilerimizi sıralarız. Ortak bir noktada buluşuruz sonra. Acımızı, sevincimizi birbirimize aktarırız.
Konuştukça, ayrıntılara girdikçe anlaşmamız kolaylaşır.
Ne dediğini, ne istediğini net olarak anlatamayan bir insanla anlaşmamız ne kadar da zordur. O, neyi anlatmak istiyor? Bizden ne istiyor? Bunları bilmeden onu anlamak, onunla anlaşabilmek mümkün mü?
Atalarımızın veciz ifadesini hatırlayalım: “Derdini söylemeyen derman bulamaz.”
Toplumda yaşanan pek çok anlaşmazlığın, çatışmanın,  kavganın temel çıkış noktası bu: Derdini anlatamamak, birbirini anlamamak, bu nedenle de anlaşamamak…
Meramını anlatamayan çocuk ne yapar? Ağlar. Ağlamak, çocuğun anlatamadığını anlatmasıdır. Bu nedenledir ki, atalar: “Ağlamayan çocuğa mama vermezler.” der.
Uzmanlar, duygu ve düşüncelerini diğer insanlarla paylaşanların çok daha mutlu olabileceklerini, hayata çok daha olumlu bakacaklarını ifade ediyorlar.
Günümüzde, konuşarak, dertlerini birbirlerine anlatarak, dinleyerek insanların ruhsal yönden rahatladıkları toplu seanslar, terapiler düzenleniyor.
“Birlikte dirlik ve bereket, cemaatte rahmet vardır.” anlayışıyla geçmişimizdeki sohbet geleneğimizi de burada anmakta fayda var.
İnsanın içinde biriken; olumsuz enerjinin, öfkenin, acının, sıkıntının atılması gerek.
Konuşmak fıtrî bir ihtiyaç. Konuşmakla derdinden, sıkıntısından arınır insan. Acılar kelime kelime dökülür.
Fıtrata aykırı olarak, konuşmamakla, konuşamamakla ruhu olumsuzluklarla dolar insanın. Ruhu bir yığın sıkıntı ve dertle karşı karşıya kalır, bunalır.
Konuşmanın, derdi anlatmanın da elbette bir yolu yordamı var.
Çevremizde derdini anlatamayan, derdini anlatayım derken, atalarımızın ifadesiyle nice “çam deviren” insanlar da var. Konuşarak anlaşacağı yerde, haddini bilmeden, karşısındakine hakaretler savuran, işi daha bir çıkmaza sokan bu insanların varlığı, toplumumuz açısından önemli bir sorun.
Derdimizi güzel ve anlaşılacak bir biçimde anlatmayı bilmemiz gerek. Hangi ortamda, kime, nasıl, ne zaman derdimizi, dileğimizi, problemimizi anlatalım?
 Uzlaşmak ve anlaşmak amacıyla, hoşgörüyle yola çıkarak “dert anlatmak” gerek. Etrafı kırıp geçirerek, kalp kırarak, kavgaya kapı açmayı “dert anlatma” zannedenlere, bir atasözümüzü hatırlatarak “amacın bağcıyı mı dövmek yoksa üzüm mü yemek? diye sorarız.
Derdimizin devası; derdimizin, problemimizin insanî ölçüler içerisinde ilgiliye aktarılmasıdır.
Hoşgörülü bir tavır, uygun bir dil ile “dert anlatmak”, dertleri dile getirmek, sorunlara çare aramak, derde dermanı, sorunlara çözümü getirecektir.
Problemlerimizin çözümünü mü istiyoruz? Derman mı arıyoruz?
Önce, derdimizin adını koymalı, derdimizin ne olduğunun farkına varmalıyız.
İşte o zaman, dermanımız; bize şifa sunabilecektir.
Rıfkı KAYMAZ

9/6/2009

SULTAN’S SIGNATURES, CALLIGRAPHY AND DECORATION ON COPPER

Rıfkı Kaymaz

Rıfkı Kaymaz was born 1950 in Erzincan/Turkey. He studied Turkish Language and Literature. In his carrier he worked as a Journalist, Civil Servant, Expert, Teacher and Consultant in the Turkish Parliament until he got retired in 1998 from his post as teacher for Turkish Language from the Turkish Police Academy.

 

He started as a little boy with traditional copper handcrafting in his hometown Erzincan and is doing this art now for 40 years.

Rıfkı Kaymaz did significant contributions to the line and ornamenting in copper handcrafting. His first exhibition took place in 1971 in Erzurum and since then he exhibited his copper handcrafting works in various cities of Turkey and in many other countries. Besides these Rıfkı Kaymaz has published also many of his literary books.

 

 

 

 

20/5/2009

Gönül Bir Sırça Saray / Rıfkı Kaymaz

 

 

Duygu, düşünce, akıl, hayal gibi nimetlerle donatılmışız.

Yaratıcımız, bizi diğer canlı varlıklardan üstün kılmış. İnsan olmanın görev ve sorumluluğuyla düşünüyor, hissediyor, hayal ediyor, başarı ve mutluluk yolunda yürümeye devam ediyoruz.

Hayat, bu nimetlerle önem kazanıyor. Dünya; düşünen, duyan, üreten, duygu ve düşüncelerini diğer insanlara ulaştıran insanlara muhtaç. Kurulan medeniyetler, böylesi insanların çabalarıyla yükselmiş. Dünya; adaletli, erdemli, merhametli, çalışkan, ilim ve irfan sahibi insanlarla huzuru ve mutluluğu tatmış.

Maddî ve manevî değerlerlerle birlikte yaratılan insan, aklıyla düşünür, yüreğiyle, kalbiyle, gönlüyle duyar, hisseder.

Duygularımızın, sevgilerimizin kaynağı gönlümüzdür.

İnsanî duygularla dolu, maddî değerlere çok önem vermeyen, yüreği sevgi ve iyilik dolu yardımsever insanları “gönül adamı” olarak niteleriz.

Gönül, kalp, yürek kelimeleri her zaman insanî yönümüzü hatırlatır bizlere.

Edebiyatımızda yüzlerce şiire konu olmuş “gönül”, atalarımızın söz ve deyimleriyle de derin ve  yeni anlamlar kazanmıştır.

 Gönlü zengin bir milletiz. Gönüllerimiz sevgiyle dolu. Sevgiyi hayatın can damarı saymışız. Gönlü her zaman, adaletten, haktan, iyilik, doğruluk ve güzellikten yana olmuş bir milletin çocuklarıyız. Gönlümüz, dilimize de yansımış. Dilimizde kullandığımız gönül kelimesiyle ilgili o kadar çok atasözü ve deyim var ki. Bunlardan birkaçını buraya almak istiyorum: Gönlü akmak: Sevmek. Gönlü bol: Cömert. Gönlü çekmek: Arzu etmek.Gönlü kalmak: Gücenmek. Gönlü kara: Başkalarının kötülüğünü isteyen. Gönlü tok: Manevî açıdan doyum hâlinde. Gönlünden kopmak: İyi duygularla, art niyet olmadan bir şey vermeye karar vermek. Gönlünü etmek: İkna etmek. Gönlüne göre: İstediği, arzu ettiği gibi. Gönlü olmak: Razı olmak. Gönül almak: Hatırınısorup sevindirmek. Gönül bağlamak: Sevmek. Gönül birliği: Ortak arzu, istek. Gönül bulandırmak: Şüpheye düşürmek. Gönül darlığı: İç sıkıntısı. Gönül evi: Kalp. Gönül koymak: Gücenmek. Gönül pası: Üzüntü, keder.Gönül yıkmak: Gönül kırmak. Gönülden çıkarmak: Unutmak.

Atalarımızın diliyle, “Gönül bir hümadır (kuş), istediği yere konar.”, “Gönül kimi severse güzel odur”, “Gönlün yazı, kışı var”dır.

Her insan birbirinden farklı duygularla donatılmıştır. Duygularını sevgiye yoğuranlar kadar, onu taşlaştıranlar, yozlaştıranlar da var. Bu nedenle her gönül birbirinin aynı olmaz. Atalarımız; “Gönül var otlağa gönül var çöplüğe konar.”der. İradesiyle seçimini kendi yapar insanoğlu, güle de âşık olur, dikene de. Hayrı da kucaklar, şerle birlikte yoğrulur da.

Gönül bu ya, onun, ne zaman, nerede, neler yapacağı da belli olmaz. Çünkü “Gönül ferman dinlemez.” Ona aklımızla da yön vermek de çok zordur, çünkü: “Gönül hüküm altına girmez.”

Karacoğlan, “Deli gönül abdal olmuş/ Gezer Elif Elif diye diye”rek, istikrarsız gönlüne:”Ben senin derdini çekemem gönül.” diye seslenir.

Bir konuda yapmamız gereken işte en önce gönül devreye girer. Gönlümüze danışırız. O, bu işi istiyorsa, güzel ve hoş. Bu durumda yaptığımız iş, bize tat ve mutluluk verir. Ya gönül bu işe hayır diyorsa, o zaman işimiz zor. 

İstemeden bir işi sağlıklı bir biçimde yapmak mümkün mü? Atalarımız: “Gönülsüz davara giden köpekten hayır çıkmaz.”, “Gönülsüz köpek av avlamaz.” diyor. Gönülsüzce bir yemeği yemek zorunda kaldığımızda  biliyoruz ki:“Gönülsüz yenen aş ya karın ağrıtır ya baş.”

Bir işi, bir başkasına zorla yaptırabilir miyiz? Hadi zorla yaptırdık diyelim, bu işten ne derece hayır gelir? Sevgisiz yapılan ibadetten manevî haz da duyulmaz. Çünkü;  “Gönülsüz namaz, göklere ağmaz.”

Bizi Yaratan, gönlümüzü sonsuz bir saray hâlinde yaratmıştır. Gönlümüz, başta sevgilerin en yücesi olan Allah sevgisiyle doludur.  O’nun Resulü, sevdikleri, sevmemiz gereken bütün varlıklar, gönül sarayımızın misafirleridir.

Gönül bir sevgi bahçesi, bir gülistandır. Gül Peygamberimizin sevgisiyle yoğrulan gönlümüz, hiç kimseye “gönül koyma”dan;“gönül almak”, “gönül kazanmak”, “gönüller yapmak”la görevlidir. Gönül yapma, gönül kazanma da yine bir gönül işi. Çünkü, “Gönül bir sırça saraydır, kırılırsa yapılmaz.”

Gönül kırmak, gönül sarayını yıkmak, Allah sevgisiyle aydınlanan gönül sarayımızın kararmasına neden olur.

Bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek gibi olduğunu belirtir inancımız. Bir insanın gönlünü kırmak, bütün insanlığın gönlünü kırmak anlamına gelmez mi?  

Yunus Emre,  “Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil.”“Ben gelmedim da’vi (düşmanlık) için, benim işim sevi için/Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim.”, “Yunus Emre der hoca/ Gerekse var bin Hacca/ Hepisinden iyice/ Bir gönüle girmektir.”mısralarıyla gönül ışıklarımızı yakar, gönüller yapmanın önemini vurgular.

Gönüller yapmak, gönüller kazanmak.

Biliyoruz ki: “Gönülden gönüle bir yol vardır.” Ecdadımız yalnızca ülkeleri, toprakları değil, gönülleri de fethettiler.

Onların torunları, çocukları olarak, umutların kararmaya yüz tuttuğu, sevgi ve hoşgörüye muhtaç dünyamızı; gönül seferberliği ile, gönüller yapmaya, gönüller onarmaya, gönülleri aydınlatmaya, gönüllere huzur ve mutluluğa taşımaya var mıyız?

(Diyanet Avrupa Dergisi, Mart 2009, sayı: 119, sh. 52-53)

18/4/2009

Türk Bilmecelerinden Seçmeler

           

           

Bilindiği gibi bilmece, somut veya soyut varlıkları, kavramları çeşitli ilişki ve çağrışımlarla insanların görüşlerine sunarak bunları açıklamayı veya bulmayı amaçlayan,
kalıplaşmış sözlerden oluşan anonim halk edebiyatı türüdür.

Bilmeceler, öncelikle oyun ve eğlence aracı olarak hoşça vakit geçirilmesini sağlar, çocukların kelime hazinesini zenginleştirir, onların eşyaların ve varlıkların türlü özelliklerini kavramasına yardım eder. Çocukların, sorulan soru üzerinde düşünme, zekâlarını geliştirme, karşılaştırma yapmalarını ve dikkatlerini yoğunlaştırmasını sağlayan bilmece çocukta konuşma isteğini de uyandırır. Çocuğun duyu algılarını geliştirir, resimli bilmeceler görme duyusuna da hitap ettiği için çocuğun düşünce gücüne görsel açıdan katkı sağlar, kelimelerdeki ses benzerleri ve uyum ilişkisi çocukta ana dil sevgisinin oluşumuna katkıda bulunur, çocuğun kelime ve kavramlar arasında bağlantı kurma becerisi gelişir.

Teşbih, mecaz, istiare, kinaye, kişileştirme ve konuşturma gibi sanatlara sıkça yer verilen bilmeceler, yüzyıllardan beri halk kültüründe yaşamış, ağızdan ağza, bölgeden
bölgeye yayılmış ve bu esnada bazı değişikliklere uğramıştır.

Rıfkı Kaymaz, Zübeyir Yılmaz ve Sırrı Er tarafından hazırlanan eserde 946 bilmeceye yer verilmiş. Ayrıca modern bilmecelerden örnekler sunulmuş. Öğrencilerin, bilmeceye ilgi duyanların eserden kolaylıkla yararlanabilmesi amacıyla da iki dizin hazırlanmış: Cevaba ve bilmece sırasına göre dizin.

Hakkı Uslu’nun bilmecelerin cevabı olarak sayfalara serpiştirdiği renkli resimlerle kitap, görsel anlamda da bir değer kazanmış.

Bilmece örnekleri seçilirken, didaktik ve pedagojik unsurlara dikkat edilmiş, öğrencilerin duygu ve düşünce dünyasına zarar verecek unsurlara yer verilmemiş.

Sözlük ve bilmece kaynakçası ile özellikle öğrenciler için önemli bir kaynak kitap olan Türk Bilmecelerinden Seçmeler’de bilmece örnekleri seçilirken didaktik ve pedagojik unsurlara dikkat edilmiş, öğrencilerin duygu ve düşünce dünyasına zarar verecek unsurlara yer verilmemiş.

(Türk Bilmecelerinden Seçmeler, Rıfkı Kaymaz, Zübeyir Yılmaz, Sırrı Er, Resimleyen: Hakkı Uslu, Millî Eğitim Bakanlığı 100 Eser, Ankara 2008).

 

 

« Önceki ::